News - Haberler
Çok‘Yaşşa’r Kemal!..
Çok ‘Yaşşa’r Kemal!.. Edebiyatın çınarı Yaşar Kemal “Bir Ada Hikâyesi” dörtlemesini tamamladığında atmıştım bu başlığı. Kısa süre önce kendisiyle görüştüğümde de “Gamze, ne güzel yazıydı o” demesini ömrümce unutmayacağım. Şimdi bu yazımın Yaşar ağabeyimizin ölüm yıl dönümünde yeniden yayınlandığına bakmayın... Ne ölmesi! Ölümsüzlüğü yakalayan ustalarımızdan biri de o. Tıpkı yazıma attığım başlıktaki gibi; “Çok ‘Yaşşa’r Kemal!” Anısına sonsuz saygıyla... /Archive/2021/2/27/184526487-ic11.jpgBİR ADA HİKÂYESİ“Evrende iki sonsuz doğurgan yaratıcı güç vardır. Biri insan, öbürü doğa. İnsan, yaratıcılığını yitirdiği gün, doğa yaratıcılığını bitirdiği gün her şey bitecektir. Doğa da insan da yok olacaklardır. Biz, sosyalistler olarak insanları yitirmiş oldukları yaratıcılıklarına kavuşturmak amacındayız. Yeryüzünde en büyük çabamız budur. Çünkü sömürgenlerin ilk ve başlıca işleri insanları kişiliklerinden sıyırmak olmuştur.”Yaşar Kemal’in 1971’de Abdi İpekçi’ye verdiği röportajdan…Yaşar Kemal’in savaşlardan, kırımlardan, sürgünlerden arta kalan insanların, Yunanistan’a gönderilen Rumların boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabaları üzerinden gelişen “Bir Ada Hikâyesi” dörtlemesinin ilki “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” mübadele kararının ardından savaşlarda yerini yurdunu yitirmiş insanların Ege’deki adaya yerleştirilmelerine karar verilmesiyle başlıyor ve Poyraz Musa’nın adaya ayak basmasıyla gelişiyordu.Adaya sığınan çeşitli kökenlerden insanlar, onun desteğiyle yaşadıkları bütün acılara karşın yepyeni bir yaşama merhaba diyorlardı. Hakiki yaşamın misyoneri gibiydi Poyraz Musa… Gönüllü, mütevazı, gençten ermiş, denizden, yıldızdan, topraktan, kumdan, güneşten, alacakaranlıktan, akşamüstünden alıp insana yeldeğirmeninde kardığı, elediği, incecik, saf, töz umutlarını sere sere veren, veriveren bir Hızır’dı düpedüz... Çok şey değiştirmişti Ada’daki hayatlarda çok!Dörtlemenin ikinci kitabı “Karıncanın Su İçtiği” de yine anımsanacaktır, beklemenin ve sabrın romanıdır. Savaştan dönmeyen yakınlarını bekleyen kadınların, yurduna dönmeyi bekleyen sürgünlerin, denizi bekleyen balıkçıların, aşkı bekleyen yüreklerin sonsuz bir sabırla hayata duydukları inanç, adanın doğasına, insanlarına duyulan sevgiyle aydınlanır./Archive/2021/2/27/184553534-ic2.jpgHAYATIN SIFIR NOKTASINDAN BİR MERHABA!An be an rengârenge keseduran denizden, bir kayıktan bakmaktır bu kitap hayata... Dalgalarda belli belirsiz sallanarak ama hiç yerinde saymayarak; onlar kadar özgür olamayacağını bile bile balıkların düşüne ortak olmaya çabalayarak, bekleyerek, imrenerek, kıskanarak ama severek illa ki... Deryalarca severek... Ağacına, alacakaranlığına, sisine kurban bir adada insan kalarak… Yabana dönüşmeyerek, gönülden saf aşkı ötelemeyerek, ıskalamayarak… Ve beklemeyi başı dikçe bilerek...Üçüncü kitap “Tanyeri Horozları” ise yeni bir yaşam kurma çabası, korku, özlem, umut, sabır ve geçmişin acıları arasında, aşktan ve insan olmaktan duyulan sevincin romanıdır. Başlangıçların eşiğinde, kelimenin tam anlamıyla sıfır noktasında, yepyeni hayatların kıpırdanışı ve yola devam edişe artık başlamış olma halleridir... Günahsız bir sürgün Çerkez'in peşinde müstakbel katil Süleyman'ın mermisinin böğrümüze saplandı saplanacak gerilimi içinde, vicdanın kendini akla vurup kaçmadığı, yitmediği, gerçekdışılaşmadığı bir yazınla buluşturur Yaşar Kemal bir kez daha.../Archive/2021/2/27/184606893-ic3.jpgYARALAR KAPANIRKEN!Bu yazıya daha geniş konu olacak dörtlemenin sonuncusu olan “Çıplak Deniz Çıplak Ada”ya gelince… Şöyle başlayalım sürç-i lisan etmemeyi umarak… Bu son kertede, geçmişin yaraları kapanmaya yüz tutmuş ama izleri kalmıştır… Ağaefendi’yle güzelliğinin namı öte diyarlara taşmış Kazdağlı Melek Hatun, Poyraz’la Zehra, Ali Hüseyin’le Nesibe muradına erecektir; Lena Ana’nın hasretle yollarını beklediği kayıp oğulları da geri dönmüştür ama balıkçıların reisi Hıristo’nun başına beklenmedik bir olay gelir. Öncesinde ise…Kerim ve Peri'nin (Pearihan), Poyraz Musa’dan nam-ı diğer Abbas’tan korktukları için adaya girememeleri, karanlığı beklemeleriyle başlar roman... Korkuyla başlar... Kerim ve Perihan'ın kaygısı birdir; Kafkasya'ya gidebilseler bile Şeyh onları orada bile bulur ve öldürtür. Onun için ki adaya gitmeye ve Poyraz'ı ortadan kaldırmaya mecburlardır. Dediği gibi Kerim'in “Ya Poyraz'ın canı ya da bizim canımız”dır mevzubahis olan.Kıyıda o yerinde yumulmuş, nöbete durmuş, “uçan ok yılanı” dedikleri Nişancı Veli olduğunu düşündükleri sureti görünce, panikle, alabora oldu olacak halde, kan tere batıran bir gerilim içinde yakındaki bir başka adaya atarlar kendilerini... Ot kokulu, çiçek kokulu, bulut kokulu, yıldız kokulu; mor salkımı açtıktan sonra ormanı maviye kesen Hayırsız Ada'ya... “Kurtulduk” derler, şükrederler. Çam bardaklarıyla ve mis pınarlı, ulu çınarlı, can deryalı doğanın kucağında yaşadıkları, hayattan kopardıkları kısacık mutlu bir romansın ardından uyumaya koyulduklarında ise uslarındaki, varsa yoksa Karınca Adası, Bağdat, Diyarbakır, Cudi Dağı, Fırat, Dicle'dir./Archive/2021/2/27/184620143-ic4.jpgKORKULAR MIH GİBİ PUSUDA!Bir dalıp uyanırlar, pınarın kıyısında som mavi kanaryamsı zurba kuşları cıvıl cıvıldır ve Ada maviye kesmiştir... “Buranın kuşları hep mavi. Buraya gelmekle çok çok iyi ettik, bütün dünya mavi. Nasıl döndüğümü, nereye gittiğimi bilemiyor kaçıyordum” diyerek kaygılarından anlık da olsa sıyrılabilir Kerim. Anlık... Roman boyunca da böyledir bu, kaygılarından anlık sıyrılabilir kahramanlar, peşi sıra, ense kökünde mıh gibi pusuda korkuları, dertleri, mazileri vardır çünkü...Öğreniriz ki hem Kerim'in büyükbabası, hem de öteki Çerkezler nice savaşlardan geriye kalmış birer keskin nişancıdır. Son savaşta Ruslara yenilmiş Osmanlıya sığınmışlardır, Osmanlı da onları Anadolu’ya, Balkanlara, Arabistan’a küçük küçük toplumlar olarak dağıtmıştır. Arap şeyhleri, emirleri bu sürgün, savaşlardan geriye kalmış Çerkezlerin attığını vuran kişiler olduklarını duyunca, genç yaşlı dememişler, onları silahşör olarak yanlarına almışlardır, iş, aş vermişlerdir.Yaşlı silahşörler Arap gençlerine atıcılık öğretmekte, gençlerse Şeyh’in, Emir’in askerleri arasına katılmaktadırlar. Şeyhler, Emirler onların hünerlerinden, canlarını verecek kadar bağlılıklarından çok memnundurlar. Kısa bir sürede bu Çerkezler Arabistan’da dillere destan olurlar.Neredeyse Nişancı Veli de bir Çerkez kadar keskin nişancıdır dediklerine göre. Kimsiz kimsesiz, anasız babasız, kardeşsiz Kerim, Şeyh'in evinde büyümüştür. Şeyh onu çocuklarından ayırmamış, onun da eline silahlar vermiş, yedi yaşında bir keskin atıcı Çerkez ustaya teslim etmiştir./Archive/2021/2/27/184634924-ic5.jpgDİKKAT ŞEYH VAR!Arap, Çerkez çocuklarıyla birlikte Kürt çocuklarını da yetiştirmiştir Şeyh. Nişancı ustaları da bir Kürttür. Kerim de bir Kürt kadar Kürtçe de öğrenmiştir. Şimdi ise bir yandan Nişancı Veli’den, bir yandan Poyraz Musa'dan korkmakta ve saklanmaktadır Perihan'la. Ama ne olursa olsun Kerim'in sonunda Şeyh'in çok düşman olduğu, o kurşun geçmez Emir'in baş adamı Poyraz Musa'yı öldürmekten başka çaresi yoktur.Elbet kolay değildir, bu Poyraz Musa ki, Sarıkamış'tan kalmış, Arapları perişan etmiş, Arap Emiri'nin silahşörü olmuş, Kurtuluş Savaşında Fransızları yenip mitralyözlerini, toplarını gülleleriyle birlikte Arap emirlerine altın paraya satmıştır.Öte yandan bir Çerkezle yani Kerim'le kaçan Peri'nin babası ise Çerkezlere düşmandır, kabilelerinden çok kişiyi öldürmüşlerdir çünkü. Kerim ile Peri birbirlerinin adasıdır aslında, bir Allah’a, bir birbirlerine sığınmış, bir bütün olmuş iki adacıktır! Tek çareleri kaçıp Çerkezlerin, Çeçenlerin, Anka kuşunun yuvası yurdu, altın kapılı, bol çiçekli, yıldızlı, çiçekli pınarlarla dolu, hasretine kurban, o yasaklı Kafkas dağlarına ulaşmaktır. Hayallerindeki, söylencelerdeki gibi bir hali kalmadığını bilseler de… Ulaşacaklarına dair anlık umudun ardından ümitsizlikleriyle el elde baş başta kalsalar da... Çünkü... Şeyh bu adayı biliyordur ve hiç şakası yoktur!Ada'da kurulu cemiyet hayatının olmaz da olmaz eşlikçileri keklikler, âşık yüreklileri, hayal kuranları, hayal kırıklıklarına, acılara sünger çekmeye azmetmişleriyle, Ağaefendi, Melek Hatun, Poyraz, Zehra, Ali Hüseyin, Nesibe, ikisi de İstiklal madalyalı birer zabit olan oğullarının hasretiyle yanıp tutuşan, ölüp ölüp dirilen, adaya gelip Hızır'lığı Poyraz'dan alıveren Hristo Reis sayesinde ruhu serinleyen, oğullarına kavuşma umudu depreşen Lena Ana, Kadri Kaptan, Hristo Reis'in “delirmediği zaman iyi adamdır” dediği Doktor Salman Sami, hele ki o Hançerli Efe başlı başına ayrı birer roman gibi kendilerini okutur da okutur./Archive/2021/2/27/184646721-ic6.jpg“Ben de kendimi azıcık bir yazar sayıyorsam, insan gerçeğine bilinçli olarak miti, düşü getirdiğimdendir.”Yaşar Kemal (Fethi Naci’nin 1993 tarihli röportajından)Doğunun insanları, Batının insanları, Kuzeyin insanları, Güneyin insanlarını gurbetle, hasretle, düşle, gerçekle, destanlarca, koşuklarca, tek tavda -önce yavaş sonra hızlı ritimde- bir döver bir karar Yaşar Kemal. Önlerine mis kokulu çiçeklerini serer sonra. Başı menekşeler çekse de hep harmandır çiçekler, sarvan kurmuş sarıçiçek kokusu, su püreni, nergis, hep beraber kokar mis gibi.Bu minvalde Yunanistan'dan haber bekleyen gurbet yürekli sorulara ilk yanıtı Musa Kazım Ağaefendi'den verdirir Yaşar Kemal özcesinden; “Yunanistan karmakarış”... Dönüş umutları rafta, belki bir başka baharadır... Ağaefendi'nin, İngiltere'de sürgünde olan arkadaşı General arkadaşı vardır hiç olmazsa... İki ayrı sürgün arkadaşın planları, hayalleri vardır. Hayaller ne güzeldir, hep umut doludur.Baharatla pişmiş kınalı kekliğin kokusuyla kendisinden geçmiş Nişancı Veli döktürür derken: “İnsanlıktır bu içlerinde ne kadar kötüsü varsa ondan daha çok da iyisi var.” Bu Nişancı Veli, Kızıldeniz'i pek iyi bilir. Yemende askerken denizsizliğe dayanamayarak firar etmiştir. Bütün Anadolu'yu geçerek geldiği kasabada âşık olmuştur sonra ve kök salış o salıştır. Bir dağda, kayalıkların içinde, ceviz ağaçlarının altında, kayalık cehenneminin tam ortasında yine denizsiz yaşar ama karasevdalısı, eşi Sultan'ı yanındadır ya vız gelir! Bu yaşında levent gibi üç oğlunu alan koca Allah’ın armağanıdır bu ada ona…Ağaefendi'nin derdi tasası ise zihninde fenomenleştirdiği, o geride kalan Niko’sudur... Gün geçmez ki candarmaların ona yaptığı envai işkenceyi, zulmü tasavvur ederek içi içini yemesin! Dersin ki Niko en dürüst, en kahraman, en büyük o. Ya değilse... Kızlarına sorarsan değil hem de hiç!/Archive/2021/2/27/184701986-ic7.jpgPOYRAZ MUSA HAKKINDA BİLMEDİKLERİNİZ!Sonra bir okuruz ki askeri okula gitmiş ve “Ben Sarıkamış'tan sonra Urfada Fransızlarla çarpıştım” cümlesini kuruvermiş Poyraz Musa. Ağaefendi ona “Çukurova Kilikyayken Romalı ünlü Çiçero Kilikya Valisiydi” demiş derken.Ve birden atlara bir gelir ki sıra… Epey sözü geçer romanda asaletiyle çok yaşayası atlar roman kişilerince kutsanarak. Öğreniriz ki romandaki pek çok kişi soylu at yetiştirme hayalinde ve/veya zamanında yetiştirmiş, at çiftliklerinde koşturmuştur.Mesela, “Bizim Çerkezler atlara meraklıdırlar. Çoğunlukla Toros dağlarında otururlar. Çukurova'da Hamidiye kasabasının bir köyünde Padişah Sultan Harası vardır. Son zamanlar soylu atlar harada yetişirmiş. Şimdilik Urfada yetiştiriliyor. Bir Arap atım vardı. İstanbula giderken babamın arkadaşı bir Türkmen beyine verdim” der Poyraz Musa.“Çiftlikten döner dönmez hemen Urfaya gidelim, birkaç tay da ben seçeyim. (…) Yakında İsmaille, Baytar Efendiyle Urfaya, Halebe gideceğiz, oralardan soylu atlar alacağız. Bir çiçekle yaz gelmez, bir atla da at çiftliği olmaz” der Girit’in dağlarının kokusuna kurban ve hasret Ağaefendi.Ağaefendi'ye göre hey gidinin Niko'su görülmemiş bir at binicisidir de ayrıca. Kır atı ona emanettir. Gün gelir, Niko'nun sağ olduğunu da öğrenir çok şükür. O kadar sevinir ki, “Bundan sonra sürgün değilim. Artık Niko'nun kır atıma iyi bakacağını biliyorum. Kır atım ölmeyecek. Girit'e gideceğim, kır atımı göreceğim. Kır atımı görmeden ölürsem gözüm açık gidecek” deyiverir.Ağafendi'nin kızları ise endişelidir, onlara göre babalarının takıntı haline getirdiği ve sattığı atlar sayesinde şahlar gibi yaşayacaklarını düşünüp umut bağladığı Niko eline vur da ekmeğini al bir gariban kişidir. At da çoktan ölmüştür. Babaları da umut ve hasret dünyasında yitip gitmektedir./Archive/2021/2/27/184715267-ic8.jpgSEN DUR KAVLAKOĞLU, HELE SEN DUR!Gelelim İsmail Çavuşa... İngiliz gemilerini attığı güllelerle denizin dibine gönderen bir destan kahramanıdır o. Ağaefendi için Nico ne kadar yüceyse İsmail de bir o kadar yücedir. İsmail Çavuşun can düşmanı Kavlakoğlu Remzi Beyi de herkes bilir. O bir Yunan dostudur, yanardönerdir üstelik. Bir gün Yunan dostu, bir gün vatanseverdir! İsmail'e de işkence ettiren odur. İlerde, İsmail'in arkadaşı, bilgece er kişi Hristo Reis'ten öğreniriz ki çok yaşayası Hayri Efendi namı alıp yürüyen İsmail'i ne yapıp edip kurtarmıştır elinden. Beter olası, ciğeri parçalanası, her devrin adamı Kavlakoğlu korku içinde koruması Karadonlulara sığınarak tetikte yaşamaktadır işte bu yüzden... Derdi düşü mebus olmaktır ki kimseler ona dokunamasın! Sen dur Kavlakoğlu, hele sen dur! Ağaefendi ona köpürür ki ne... Onu bir tek zeytin ağacı sakinleştirir./Archive/2021/2/27/184724939-ic9.jpg“Doğanın en küçük parçasının bile bir kimliği, bir kişiliği var. Yıllarca ben Savrun Çayı kıyılarında dağlara yürürken, doğayla iç içe yaşadım. Pirinç tarlalarında yıllarca su kontrolörlüğü yaptım da... İşte o zamanlar yavaş yavaş, bir daldaki bir çiçeğin öbürüne benzemediğini, bir çimenlikte hiçbir yaprağın, bir köredeki hiçbir karıncanın, bir pınarın, Toroslardan ovaya inen Savrun Çayı gibi birçok çayın hiçbirinin biribirine benzemediğini gözlemledim. Bunların hepsini de Savrun Çayından öğrendim. Sonra düşüncelerimi geliştirdim.”Yaşar Kemal (Fethi Naci’nin 1993 tarihli röportajından)Doğa teskin eder kişilerini bu romanında bir kez daha Yaşar Kemal'in. Doğa sakin, serin, usul usul, güvenilirdir yine. Çiçek böceğe evdir, dalga kıyıya kardeş! Hayvanı kır at, ağacı nasıl zeytin ise, rengi de tastamam menekşedir bu romanın. Âşıkların, içinde tutup söyleyemeyenlerin, dile dökemeyenlerin rengi olarak kaftan gibi biçilmiş diyaloglara ışıl ışılcadır!Öte bir diyarda doğayla ne kadar bütünleşirse bütünleşsin aklı yine de memleketindedir sürgünün. İşte tam da burada bağırır Ağaefendi: “Yerin dibine batsın bu sürgünlük, yerin dibine batsın bu savaşlar.” Çığlığı mı ürkütmüştür ağacı, yoksa baltalı gelecekten midir kaygısı sade? Hadi biz ağaca sığındık, ya ağaç? O kime sığınacak? Sonraları ağaçla konuşmaya gitmeleri de hep bundandır ya.Topal Ali Çavuş'la da paylaşır acısını Ağaefendi: “(...) Bu dünya çürümüş bir dünyadır. Ben ne yaptım ki insanlara beni yurdumdan yuvamdan ettiler, ağlarım, atlarım mor menekşe bahçeli konağım kaldı. Başıma neler neler geldi. Daha da sürüm sürüm sürünüyorum. Dünya budur Ali Çavuş, budur işte. Bu savaşlar bu savaş olmasaydı biz yurdumuzdan olur muyduk. Böyle rezil, perperişan edilir miydik, soylu atlarımız Akdeniz kıyılarına götürülüp satılır mıydı?”/Archive/2021/2/27/184737955-ic10.jpgDÜNYA NEDİR EFENDİAĞA?Sözü balla kesemese de onaylayarak devralır Kör Salih Çavuş: “Dünya budur Efendiağa dünya budur. Hayri Efendinin çocuklarının şehit olduğu haberi duyulunca bütün Ege kan ağladı. (...) Ne oldu, olan onlara oldu, Hayri Efendinin boynu bükük, iki eli koynunda kaldı. (...) O bundan sonra yaşamaz ki. Ayağa kalkmış yürüyen ölüdür o. Biz yaşıyor muyuz ki. Bizim gördüğümüz savaşı yaşayanlar diri mi sanki. Hayri Efendinin çocukları bizim alaydaydı. (...) Onların yerine ben öleyim dedim. İki tuvana delikanlı. Daha tomurcukta iki çiçek.”Ya Topal Ali Çavuş'un dedikleri: “Ne çok genç öldü, ne kadar. Savaştan geri kalanlar da iflah olmazlar. Bizim de yüreklerimizde ne kadar acı var, ne kadar acı. Ne kadar utanç var içimizde ne kadar.”Onlar dertleşedururken giderek kalabalıklaşan ve ritmi arttıran roman kişileri birer ikişer başlar birbirine daha hızlı değmeye... Zehra-Poyraz, Kerim-Arabistan Kralı, Kerim-Poyraz, Poyraz-gardaşlığı Vasili, İsmail-Kavlakoğlu, Hayri Efendi-evlatları niyetine sevdiği İsmail, merhemci Iraz Hatun-İsmail, İsmail-Hristo Reis, Hristo Reis-Ağaefendi ve daha pek çoklarının kaderi birbirlerine dolanır... Öyküleri kaderin fezasında birer toz bulutu olur, an be an değişiverir, kimi hayra kimi şerre yol alır... Kökboyaları karışmış soyların, sopların, politikaların, sürgünlerin, izi kalır bir daha da çıkmaz!/Archive/2021/2/27/184751127-ic11.jpgALLAH SENDEN RAZI OLSUN HRİSTO EFENDİ!Günlerden bir gün tanışır zeytin ağacının orada, ekmeğinin peşindeki balıkçı Hristo Reis ile Ağaefendi. Can ciğer olurlar. 19 yaşından beri Reis'tir Rum aşık Hıdır’ın oğlu balıkçı Hristo. Her milletten sayısız balıkçı yetiştirmiştir. Anlatılagelir ki Çanakkale kahramanı İsmail'e de o öğretmiştir balıkçılığı. İsmail'le birlikte düşmanı perişan etmişlerdir. Mübarek insandır, candır, ciğerdir. Allah ondan razı olsundur. Mübadeleden kaçmış yurdunda kalmıştır.Bu yakadakiler onun sayesinde gün yüzü görmüştür, ekmek sahibi olmuştur. Balıkçılığı da ondan öğrendiler, çift sürmesini de, keçi beslemesini de, süt içmesini de, yoğurt yemesini de, velhasıl hayatta kalabilmesini de. Kıymetini de bildiler, insanlığını örnek aldılar, peri konağı yaptılar ona. Sahip çıktılar, onu alıp Yunana götürmek isteyen candarmalardan koruyacaklarına yeminler ettiler. Yerinden yurdundan edilmenin onulmaz acısıyla kavrulan Hristo Reis’e nefes oldular, umut oldular.Bu arada zaman geçedurdu, Kerim’in belalısı fani Şeyh ölüverdi. Rahata erdi Kerim, Poyraz da kurtuldu, bir oh çekti. Poyraz’ı ölümden kurtaran Emir de Kral oldu, sorun kalmadı, o dert bitti.Bir mutluluk da Ağaefendinin kızlarının payına düştü. Düğünlerinde halaylar çekildi. Karadenizlilerin halayları, Kürtlerin halayları, Erzurumluların halayları, Alevilerin halayları, Kazdağlarının halayları… Türküleriyle bin yaşayası Uso da patlattı türkülerini en hasından.Kavlakzade’ye gelince, mebus olmak için kulis peşindeydi ya, oldu da namussuz. Karadonlular mı? Malum yine tetikte, Kavlakoğlu’nu takipteler, aman kötüler çok yaşasın! Şeytan azapta gerek misali, İsmail’in dediği gibi “O her gün ölüyor. Bugünlerde yine ölecek. Bizim gibi değil.”Gelgelelim Hristo Reis’in başına geleni ise kimse unutamadı… Ah Hristo Reis ah! Bir yataktan kalktılar ki evini jandarmalar sarmış. Sonra ne mi olmuş? Yazmayalım, edebiyatın çınarına “Yaşşa’r Kemal diyelim ve istemeye istemeye de olsa burada bitirelim.Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana / Bir Ada Hikâyesi 1/ Yaşar Kemal/ Yapı Kredi Yayınları/ 318 s.Karıncanın Su İçtiği / Bir Ada Hikâyesi 2/ Yaşar Kemal/ Yapı Kredi Yayınları/ 508 s.Tanyeri Horozları - Bir Ada Hikâyesi 3/ Yaşar Kemal/ Yapı Kredi Yayınları/ 441 s.Çıplak Deniz Çıplak Ada - Bir Ada Hikâyesi - 4/ Yaşar Kemal/ Yapı Kredi Yayınları/ 272 s. Gamze Akdemir / Cumhuriyet Kitap EkiBilime göre yüz haritasında sivilcenin yeri hangi hastalığa işaret ediyor?
Bilime göre yüz haritasında sivilcenin yeri hangi hastalığa işaret ediyor? Her insan, hayatının bir döneminde yüzünde çıkan çıkan sivilcelerden şikayet etmiştir. Bilime göre tekrar eden sivilceler bazı hastalıkların habercisi olabilir. İşte yüz haritasında sivilcelerin yerlerine göre anlamları ve yapılması gerekenler… Günümüzde en sık görülen cilt hastalıkları arasında yer alan, hemen her insanın hayatının bir döneminde şikayetçi olduğu yüzümüzün davetsiz misafiri sivilceler, çoğu zaman ‘nasılsa geçer' düşüncesiyle ihmal ediliyor ve kolayca tedavi edilebilecekken yüzde kalıcı iz bırakmaya kadar ilerleyebiliyor. Bilime göre yüzde çıkan sivilcelerin yerleri, bazı hastalıklara da işaret edebiliyor. İşte yüz haritasında sivilcelerin yerlerine göre anlamları ve tedavi yöntemleri…AKNE (SİVİLCE) NEDİR?Akne, kıl köklerinin ve yağ bezlerinin (deri altındaki yağ üreten bezlerin) tıkanmasıyla sonuçlanan ve sivilcelere neden olan yaygın bir cilt durumudur. Eğer vücut çok miktarda sebum üretiyorsa (cildi nemli tutan yağ), ölü deri hücreleri gözeneklerin içine sıkışabilir ve beyaz ya da siyah noktalara neden olabilir. Ciltte yaşayan bakteriler de gözenek içinde sıkışıp kalır, iltihaplı sivilcelerin çıkmasına neden olur. Akne her yaştan insanı etkilemekle birlikte, gençler arasında en yaygın olanıdır.Sivilce, ergenlik dönemindeki gençlerin yüzde 85’inde görülmekle birlikte 30’lu 40’lı ve daha ileri yaşlarda da görülebilen bir deri hastalığıdır. Tipik bir sivilce, kırmızı renkte ucu sarı iltihaplı veya iltihapsız küçük kabarcıklar, açık komedon denen siyah noktalar ve kapalı komedon denen beyaz küçük kabartılar ve bazen daha iri kist benzeri yapılar şeklindedir. Akne hormonlar, ilaçlar ve karbonhidrat açısından zengin gıdalar tarafından tetiklenebilir veya ağırlaşabilir.SAÇ İÇİNDE ÇIKAN SİVİLCELERKafa derisindeki akne veya kafa derisi foliküliti, en yaygın olan akne türlerinin başında gelir. Bazen bu sivilceler de ağrır ve kabuklanır. Sivilce, gözenekler veya kıl folikülleri tıkandığında ortaya çıkar. Bu, ölü cilt hücreleri, cildi nemlendiren (sebum) doğal olarak oluşan yağ ve bakterilerin gözeneklere girmesi durumunda ortaya çıkabilir. Hücreler gözenekten çıkamaz, bu da çeşitli formlarda akne ile sonuçlanır. Daha şiddetli akne formları daha fazla bakteri içerir. Saç çizgisi boyunca düzenli olarak sivilceler kendini tekrarlıyorsa yüz iyi bir temizleyici ile yıkanmalı ayrıca ayrıca yağ içeren şampuanlardan da uzak durulmalıdır. YANAKLARDA ÇIKAN SİVİLCELERYanaklarda çıkan sivilcelerin en büyük sebebi günlük alınması gereken şeker miktarından daha fazla alınmasıdır. Bunun yanı sıra akciğer ve solunum yoluyla ilgili rahatsızlıklardan da kaynaklanmaktadır. Kaşların arasında çıkan sivilceler yüksek ihtimalle karaciğer de meydana gelen bir rahatsızlığı işaret etmektedir. Yanaklarda sıklıkla sivilce problemi yaşıyorsanız bu telefon ya da yastık kılıfları nedeniyle de olabilir. Yastık kılıflarınızı en az haftada bir kez değiştirmek ve telefon kullanımından sonra telefonu düzenli olarak silmek tercih edilebilir.ÇENEDE ÇIKAN SİVİLCELERÇenede çıkan sivilceler genelde hormonal sebeplidir. Uzmanlara göre bu endokrin sisteminizde bir bozulma olduğu anlamına gelir. Genellikle yağ bezlerini aşırı uyaran ve gözenekleri tıkayan aşırı androjen seviyelerinin bir sonucudur. Hormon seviyeleri adet döngüsü sırasında değişkenlik gösterebilir. Bu değişime bağlı olarak çene ve çevresinde sivilce yani akne oluşumu görülür. Hormon dengesizliğinin bir başka sebebi de beslenme alışkanlıklarıdır. Böyle bir durumda beslenme düzenini değiştirmek önemli bir adım olsa da, mutlaka bir uzmandan yardım alınmalıdır.ALINDA VE BURUNDA ÇIKAN SİVİLCELERT bölgesinde tekrarlayan sivilceler temel olarak aşırı sebum, yağ üretimi veya stres nedeniyle oluşur. Stres ve yağ üretimi ilişkili olmamakla birlikte, stres sivilcenizi kesinlikle kötüleştirebilir. Alın ve burunda sivilce fark ederseniz, uyumadan önce cildinizi temizlemeyi ve diğer hijyenik uygulamaları denemeyi tercih edebilirsiniz. Müzik dinlemek veya egzersiz yapmak (bir dakika bile olsa) stresi azaltmak için uygulanan doğal yollardandır. Her ne olursa olsun alındaki sivilcelerle oynanmamalıdır. Böyle bir durumda da en etkili yöntem biz uzmana danışmak olacaktır.Genel olarak akne oluşumuna yol açan sebepler ise 9 maddede şu şekilde sıralabilir:- Ergenlik- Kozmetik Ürünler- Sinir ve stres- İlaç ve vitaminler- Sağlıksız beslenme- Cildin yapısı- Sigara- Erken ergenlik- Polikistik Over Sendromu cumhuriyet.com.trHuzursuz bağırsak sendromu nedir, belirtileri nelerdir?
Huzursuz bağırsak sendromu nedir, belirtileri nelerdir? Ankara'da Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Muharrem Taşkoparan, huzursuz bağırsak sendromu rahatsızlığının nedeninin tam olarak bilinmediğini söyleyerek, "Araştırmalar, huzursuz bağırsak sendromu şikâyetlerinin, hastaların stresli oldukları dönemlerde daha da arttığını göstermektedir" dedi. Gastroenteroloji Bölümü Uzmanı Doç. Dr. Muharrem Taşkoparan, gastroenteroloji kliniklerine başvurma nedenleri arasında ilk sırada yer alan rahatsızlığın huzursuz bağırsak sendromu olduğunu söyledi. Bu rahatsızlığın kadınlarda erkeklere oranla daha sık görüldüğünü belirten Taşkoparan, huzursuz bağırsak sendromunda şikâyetlere yönelik ilaç tedavilerinden ve stresi kontrol altına almaya yönelik yöntemlerden başarılı sonuçlar elde edilebildiğini kaydetti.'NEDENİ TAM OLARAK BİLİNMİYOR'Rahatsızlığın nedeninin tam olarak bilinmediğini ifade eden Taşkoparan, "Bağırsaklarda veya başka organlarda herhangi bir organik bozukluk yoktur. Yapılan tetkik ve tahlillerde bir anormallik saptanmaz. Kişilik yapısının, kişinin psikolojik durumunun ve stresinin sorunun ortaya çıkmasında önemli olduğu düşünülmektedir. Araştırmalar, huzursuz bağırsak sendromu hastalarının şikâyetlerinin stresli oldukları dönemlerde daha da arttığını göstermektedir. Geçici bir hastalık değildir. Yaşam süresini kısaltmaz" diye konuştu.BELİRTİLERİ NELERDİR?Taşkoparan, huzursuz bağırsak sendromunun belirtileri ile ilgili, "Bazı hastalarda kabızlık ya da çok sulu ishal görülmektedir. Hastaların bir kısmı ise hem kabız, hem de ishal olabilmektedir. Hastalık tehlikeli değildir ve tehlikeli komplikasyonlara yol açmaz. Öte yandan, insanın yaşam kalitesini oldukça olumsuz etkiler. İş yeri, okul gibi yerler hasta için oldukça rahatsız edicidir. Rahatsızlık, hastayı hayatından bezdirebilir. Belirtilerin yakın zamanda başlaması, hızla ciddileşmesi veya 45 yaşından sonra başlaması durumunda bir gastroenteroloji uzmanına başvurmakta fayda vardır. Bunlarla birlikte kilo kaybı, ateş, anemi yani kansızlık, kanlı dışkılama olması ve belirtilerin gece uykudan uyandırması neticesinde de doktora görünmek gerekir. Ailede gastrointestinal kanser, ülseratif kolit, Crohn veya çölyak hastalığı öyküsü bulunuyorsa da doktora başvurmakta geç kalınmamalıdır" dedi.'BESİNLER DOĞRUDAN HASTALIĞA NEDEN OLMAZ'Huzursuz bağırsak sendromunda beslenmenin önemli olduğunu kaydeden Taşkoparan, "Bazı besinler bağırsak hareketlerinde değişmelere yol açar. Kahve, çay, gazlı içecekler, alkol, baharatlı yiyecekler, süt gibi besinler bu soruna yol açabilir. Bazı insanların sindirim sistemi bazı yiyeceklere karşı hassastır. Doktora başvuran hastalar şikâyetlerinin özellikle bir besini yedikten sonra başladığını belirtebilir. Besinler doğrudan hastalığa neden olmasalar da şikâyetlerin artmasına yol açabilirler" ifadelerini kullandı. 'HASTAYA GÜVEN TELKİN EDİLMELİ'Taşkoparan, huzursuz bağırsak sendromunun tanısının nasıl konulduğu ve tedavi yöntemleri ile ilgili de şunları söyledi:"Hastalığın tanısı, organik bir hastalığın dışlandığı durumlarda şikâyetlere dayalı olarak konulmaktadır. Huzursuz bağırsak sendromunda en önemli tanı aracı çok iyi alınmış bir hasta öyküsü ve detaylı fizik muayenedir. Psikolojik stres altındakiler, orta-ağır şiddette karın ağrısı veya ishali olanlar, kanser korkusu yaşayanlar ve kadınlar huzursuz bağırsak sendromu nedeniyle daha çok doktora başvurmaktadır. Buradan da anlaşılacağı gibi tedavide öncelikli olarak hastalığının kronik, iyi seyirli olduğu ve kansere neden olmayacağı konusunda hasta bilgilendirilmeli ve kaygıları giderilerek güven telkin edilmelidir. Hastaya bu hastalıkla birlikte yaşamayı öğrenmesi gerektiği söylenmeli ve bu yönde yardımcı olunmalıdır. Huzursuz bağırsak sendromunda tedavinin sadece şikâyetlere yönelik olduğu vurgulanmalıdır. Tedavide bu şekilde gerçekçi hedefler konularak, hastanın beklentilerinin belirli düzeyde tutulması sağlanır. Hastaların şikâyetlerine yönelik ilaç tedavileri ve stres kontrolü işe yaramaktadır." DHAYüz yüze eğitimde hijyene dikkat!
Yüz yüze eğitimde hijyene dikkat! 2 Mart Pazartesi gününden itibaren okullarında ders zili çalacak öğrencilerin, yüz yüze eğitimde hijyene dikkat etmesi gerektiğini belirten Tıbbi Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Gülfem Terek Ece, “İlk olarak okul girişlerine ve sınıf girişlerine el antiseptikleri konulmalı. Eller sık ve doğru şekilde yıkanmalı. Sınıflar sık sık havalandırılmalı ve büyüklüklerine göre mevcut sayısı açısından gerekli planlamalara dikkat edilmeli” dedi. 2 Mart Pazartesi gününden itibaren özel eğitim okulları, tüm sınıf düzeyindeki ilkokullar, 8’inci ve 12’nci sınıf öğrencileri için ders zili çalacak. Uzmanlar, okullarda Kovid-19 için önlem alınması konusunda uyarılarda bulundu. Tıbbi Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Gülfem Terek Ece, önlemlerin okul girişinden itibaren alınması gerektiğini belirterek öğretmen ve öğrencilerin nelere dikkat etmesi gerektiğini anlattı.ÖNLEMLER DOĞRU İLETİŞİM METOTLARI İLE AKTARILMALIÖncelikle alınacak önlemlerin doğru iletişim metotları ile aktarılması gerektiğini söyleyen Ece, “İlk olarak okul girişlerine ve sınıf girişlerine el antiseptikleri konulmalı. Eller sık ve doğru şekilde yıkanmalı. Sınıflar sık sık havalandırılmalı ve büyüklüklerine göre mevcut sayısı açısından gerekli planlamalara dikkat edilmeli. Okullarda Covid-19 eylem planı oluşturulmalı ve okul yönetimi, eğitmenler ve idari kadroda bu amaçla görevlendirmeler yapılmalı. Hizmet içi ve öğrencilere yönelik eğitim planları yapılmalı. Eğitimlere veliler de dahil olabilmeli. Çünkü kolektif bir bilinçlenme ile salgından korunabiliriz. Bu yüzden Kovid-19'a yönelik mücadelenin evden başladığı eğitimlerde vurgulanmalı” dedi."VERİLECEK EĞİTİMLER ÖNEMLİ"Okul binalarında sınıf, koridor gibi ortak alanların temizliğinin uygun dezenfektan ve temizlik malzemeleri ile yapılmasına ekstra dikkat edilmesi gerektiği belirten Ece, “Yemekhane, kütüphane, kantin kullanımı kullanıcı sayısı açısından kısıtlanmalı. Yine bu alanlarda yemek yeme-içme kısıtlanmalı. Çünkü enfeksiyon damlacık yolu ile hızlı bir şekilde bulaşabiliyor. Verilen eğitimde çocukların birlikte yaşadığı aile fertlerinde ve kendilerinde hangi durumlarda hekime başvuracakları ve okul yönetimine bilgi verecekleri vurgulanmalı. Maskenin kullanımı küçük çocuklara detaylı bir şekilde anlatılmalı. Yine küçük çocukların antiseptik kullanmalarına dikkat edilmeli. Ağza götürme ve yutma açısından riskli olabilir” diye konuştu. ÖZEL EKİPLER OLUŞTURULMALIOkul tuvaletleri ve lavabolarında da kişi sınırlaması yapılması gerektiğinin altını çizen Ece, atık denetiminin de önemli olduğuna dikkat çekti. Çocukların özellikle tozla temas ettiği sıra, kapı kolları, tahta gibi alanların uygun materyallerle sık temizliğinin yapılması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Gülfem Terek Ece, sözlerine şöyle devam etti:“Çocuklar ve öğretmenlerin maske kullanımı mutlaka denetlenmeli. Okul içerisinde bu amaçla bir ekip kurulmalı. 2 yaş üzeri tüm çocuklar maske takabilir. Maskenin nasıl takılacağı ve atılacağı öğretilmeli, ağız ve burnu kapatıp kapatmadığı kontrol edilmeli. Bu yüzden sınıflarda yeterli sayıda maske bulundurmak gerekiyor.”/Archive%5C2021%5C2%5C27%5C165324068-yuz-yuze-egitimde-hijyene-dikkat_2.jpgKLİMALARA DİKKATOkul içi havalandırma sistemlerinin düzenli olarak kontrol edilmesi gerektiğini vurgulayan Ece, “Klimaları uzun süre kullanılmaması gerekiyor. Covid-19 dışında da diğer solunum sistemi ajanlarına dikkat edilmeli. Çok yakın (1 metre) temaslarda maske, siperlik ve gözlük kullanılması bulaş riskini azaltacaktır. Yine sınıfların yerleşim planları revize edilmeli, yüz yüze oturma engellenmeli. Temaslı takibi ve bulaşın azaltılması amacı ile öğrenciler hep aynı yerde oturtulabilir. Bu süreçte ortak derslerin yapılması uygun olmayacaktır. Öğrencilere ortak malzeme kullanmalarını engellemekte de fayda var” dedi.TENEFÜSLER FARKLI SAAATLERDE OLMALIHer sınıfın farklı saatlerde teneffüslere çıkması konusunda uyarılarda bulunan Ece, “Okulda asansör var ise kullanımında kişi sınırlaması yapılmalı. Öğrenci veya öğretmenlerden Covid-19 pozitifliği saptanması halinde temaslı olanlara test yapılmalı ve sınıfların kullanımına ara verilmeli. Okullarda tüm bu önlemleri aldığımızda ve bunların eğitimini verdiğimizde Covid-19'a karşı ciddi anlamda riski azaltmış olacağız” diyerek sözlerine son verdi. DHAİnternetten 11 bin liraya iPhone aldı, eve yoğurt geldi
İnternetten 11 bin liraya iPhone aldı, eve yoğurt geldi Çin'de internet sitesinden iPhone 12 satın alan kadına, iki gün sonra ürün yerine elma aromalı yoğurt geldi. Anhui eyaletinde oturan Liu, sipariş kargosunun içinden yoğurt çıkınca cuma günü bir video yayımlayarak yaşadıklarını anlattı.Çin'de Twitter'ın muadili Weibo'da yayımlanan videoda Liu, 256 GB'lık iPhone 12 Pro Max için 10 bin 99 Çin Yuanı (yaklaşık 11 bin 575 TL) para ödediğini fakat kendisine gönderilen kargo kutusundan saedece bir adet yoğurt çıktığını söyledi./Archive/2021/2/27/173358824-597951-1750534076.pngKadın paylaşımında telefonu Apple'ın resmi sitesinden 16 Şubat'ta satın aldığını belirtti.Fakat Liu, kargo paketini doğrudan kuryeden teslim almadığını, görevlinin kendisine paketi posta kutusuna bıraktığını söylediğini anlattı.Yerel polis ise yaşananların bir hırsızlık olayı olduğunu düşünüyor.Independent Türkçe'de yer alan habere göre, hem Apple hem de Çin Postası'na bağlı çalışan dağıtım şirketi Express Posta Servisi (EMS), olaya ilişkin inceleme başlattıklarını açıkladı.EMS müşteri hizmetlerinden bir kişi, "yetkilileri olup biteni araştırmaları için görevlendirdik" dedi. Apple da soruşturmanın devam ettiğini bildirdi.Weibo kullanıcıları Liu'nun yaşadığı talihsizliğe tepki gösterdi.Kullanıcılardan biri, "kargo şirketi çalışanının iPhone'u almış olabileceğini" söyledi. Benzer bir deneyim yaşadığını belirten Weibo kullanıcısı, Nike'nin resmi internet mağazasından ayakkabı satın aldığını fakat kendisine gelen kargodan yalnızca boş ayakkabı kutusu çıktığını yazdı.Bazı kullanıcılarsa Liu'nun Apple'ın resmi sitesi zannetiği internet sayfasının dolandırıcılara ait olabileceğini söyledi.Hukuk uzmanı Zhang Bo da bu ihtimalin göz önünde bulundurulması gerektiğini belirterek yaşanan olayın organize bir dolandırıcılıkla ilgisi olabileceğini ifade etti. cumhuriyet.com.trKızıl soluklu mektuplar
Kızıl soluklu mektuplar Kırmızı Mektuplar, Üç farklı uygarlığın, üç ayrı ihtilalinin/devriminin üç tanıklığıyla yozlaşmış düzene karşı verilen mücadelelerin anlatısı.. Şevket Süreyya Aydemir’in kendi zamanını anlatan ve çağımıza ışık tutan bir hatıra niteliğinde. Çin’den Li Ya-U, Moskova’dan Pavel Harasov ve Türkiye’den Aydemir, devrim sancıları çeken ve ülkelerinin sorunlarına kendilerini adayan üç düşünür... Onların kişilikleriyle örülü mektupları, dostlukları, ilk bölümün temelini oluşturuyor. İkinci bölümdeyse Aydemir’in Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazıları yer alıyor. /Archive/2021/2/27/184101098-ic1.jpg Kırmızı Mektuplar, Şevket Süreyya Aydemir’in kendi zamanını anlatan ve çağımıza ışık tutan bir hatıra niteliğinde. Çin’den Li Ya-U, Moskova’dan Pavel Harasov ve Türkiye’den Aydemir, devrim sancıları çeken ve ülkelerinin sorunlarına kendilerini adayan üç düşünür... Onların kişilikleriyle örülü mektupları, dostlukları, ilk bölümün temelini oluşturur. İkinci bölümdeyse Aydemir’in Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazıları mevcut...Üç farklı uygarlığın, üç ayrı ihtilalinin/devriminin üç tanıklığıyla yozlaşmış düzene karşı verilen mücadelelerin anlatısı... Bu mektuplarla birlikte Aydemir’in dünyayı ve çağımızı nasıl değerlendirdiğini de görüyoruz.Çin köylülüğü üzerinde binlerce yıldır sürdürülen toprak ağalığına ve feodalizme karşı mücadelenin, Çin’in milli kurtuluş hareketlerinden olduğunu öğreniyoruz Li Ya-U’nun mektubundan. Gerçek Çin feodalizmiyle Avrupa’nın geliştirdiği feodalite kuralları arasındaki farklardan söz eder satırlarında. Devrimin temeline Çin köylüsünün azatlığını yerleştirdiğinden... Toprağın tam sahibi olamamışlardı ki bu sahipliğin arkasından ağlasınlar./Archive/2021/2/27/184117895-ic2.jpgÇİN YÜZYILI!Çin’in işçi sınıfının el emeği de Çin köylüsünün emeği kadar ucuzdu. Çin’de, Tanrı’nın yeryüzündeki belirtisi topraktı. Toplumsal hiyerarşi ise daha sonra gelirdi.Konfüçyüsçülük, yerleşik ve tartışma kabul etmeyen kurallarıyla halkı mevcut düzene bağlardı. Böylelikle geleneksel olarak yetinici, çalışkan, davasız ve inançlı olan köylü, mevcut düzene şikâyetsiz baş eğerdi.Eski Çin inanışında aile kavramı ve bağlılığı, Tanrı’dan da üstün gelir. Ataerkil olan toplum için atalarından gelen her kural onlar için bir Tanrı buyruğudur. Eski Çinliler işleri ters giderse Tanrı’ya küser, hatta tapınaklarda onu horlar ama aileye ve geleneğe başkaldırmazdı. Tüm bunlara rağmen Çin’deki devrim, bizi düşünmeye itiyor istemeden...Üstelik “önümüzdeki yüzyıl, bir Çin yüzyılı olabilir”di de!Devrimlerin tümünde olduğu gibi ihtilal denilen dev, kendi çocuklarını/kendi varlığını yemiştir. Bugünkü Türkiye ise kendisini var eden, kurtuluş hareketinin temel özelliklerini yitirmiş bir halde... Şekilsiz bir demokrasinin göstermelik çabası içerisinde oligarşiye yönelişinin yıpratıcı etkileriyle boğuşmakta Aydemir’in cevap mektuplarında...Bugünü tartışıyoruz, yarınsa bir muamma...BEHEY NÂZIM!“Moğollar taştan birer Buda heykeli gibiydiler. Çinliler daima içlerine kapanık, daima düşünceliydiler. (...) Hintliler her zaman tapınaklarda tapınıyorlar gibi kendilerini bir şeylere verirler ve ara sıra belli belirsiz gülümserlerdi. İranlılar gururlu, ama biraz çelişkili mizaçlıydılar. Japonlar, Koreliler sanki ortalıkta yoktular. Biz Ruslara gelince... Harplere, ihtilallere, kana ve gözyaşlarına artık kanıksamış gibiydik ama kendimizi gene de birtakım yeni yolların ve yeni yolculukların başı ve önderi sayar, davranışlarımızı biraz ağırdan alırdık.Nâzım Hikmet’e gelince... O, herkesin, bütün ırkların ve kavimlerin malıydı...” cümleleri kazılıdır Pavel Harasov’un satırlarına. Üstelik Nâzım Hikmet’in dizeleri de eksik olmaz namelerinde:“Behey tram - vay!... / çiğneneceksin: / Sağa sola sap / Geçit yok / rappp rappp!!!!!”Üç arkadaşın mektuplarıyla aradığı canlı gençlikleri; yaşama atıldıkları o ihtilal alevleri; dilleri, renkleri, inançları başka, fakat bir arada yoğurulmuş, kaynaşmış ve bir şeyler adeta mayalanmış. Soludukları kızıl hava da Kırmızı Mektuplar’ını doğurmuş...Kırmızı Mektuplar / Şevket Süreyya Aydemir / Remzi Kitabevi / 150 s. / 2020. Sevda FidanYapıtlarıyla Mehmet Başaran...
Yapıtlarıyla Mehmet Başaran... Şair, eğitimci, yazar, sakıncalı çavuş, tehlikeli köylü, kem gözlerin takibinden, soruşturmasından emekli olana dek kurtulamayan öğretmen... Zalimlerin zulümlerine inat, inadından, öğrencilerine taşıdığı ışığından vazgeçmeyen... Toprak adam, bilge zeytin ağacı, ıhlamur kokulu denetmen… Mehmet Başaran’ın şiir kitaplarından Özgürleşme Eylemi Köy Enstitüleri, Elif Diye Bir Türkü - Dilsiz Oyunu, Çarığımı Yitirdiğim Tarla - Aç Harmanı Literatür Yayınları’nca yeniden basıldı. /Archive/2021/2/27/183731991-ic3.jpgFotoğraflar: VEDAT ARIKMehmet Başaran’ın öğretmenliği de köy enstitülerinin akibeti de en çiçekli en meyveli zamanlarında filiz kıran fırtınasının gadrine uğramadılar elbet! Miskin Adem oğulları tarafından filizleri, yeşil yeşil dalları da kırılmadı! Demokrat Parti’nin ağaları, vekilleri tarafından başlarına pişmiş tavukların başına gelenlerden daha beteri getirildi. Öğretmenler, öğretmen adayları apar topar askere alındılar, suçlularmış gibi sürüldüler, kelepçe vuruldular, yedek subaylık hakları "görülen lüzum üzerine" ellerinden alındı. Yokluktan, yoksulluktan kendi elleriyle yaptıkları okulları, işlikleri, uygulama bahçeleri, kütüphaneleri tarumar edildi.TOPRAK ADAMMehmet Başaran, şair, eğitimci, yazar, sakıncalı çavuş, tehlikeli köylü, kem gözlerin takibinden, soruşturmasından emekli olana dek kurtulamayan öğretmen... Zalimlerin zulümlerine inat, inadından, öğrencilerine taşıdığı ışığından vazgeçmeyen... Toprak adam, bilge zeytin ağacı, ıhlamur kokulu denetmen...Şiir kitaplarından ilk defa 1953’te basılan Ahlat Ağacı, 1979’da Orhan Kemal Roman Ödülü’nü alan Memetçik Mehmet romanı, 1983’te basılan öykü kitabı Yüreğin Sesi Zeytin Ülkesi, Özgürleşme Eylemi Köy Enstitüleri, Elif Diye Bir Türkü - Dilsiz Oyunu, Çarığımı Yitirdiğim Tarla - Aç Harmanı Literatür Yayınları tarafından 2020’de yeniden basıldı.Ahlat Ağacı’ndaki şiirlerini serbest nazımla yazılmış ama gerek dil, uyak, redif gerekse içerik bakımından halk şiirine yakın şiirler.Âşık Veysel’in "Kara Toprağı"ndaki toprak, Pir Sultan Abdal’ın “İrençberler Hoşça Tutun Öküzü”ndeki öküzler, Dadaloğlu’nun şiirlerindeki toprak ana, hayatın yüküne ortak olan eşekler, toprağın kahrını birlikte çektikleri, birlikte terledikleri terli öküzler, buğday taşıyan karıncalar, yağmurda yalbırdayan sarışın tarlalar, ebem kuşakları, çarıklar, yamalı gökyüzü, ayışığı renkli sarıkları geceyi ve insanları aydınlatmayan imamlar, sesine güneşi takıp insanlar karanlıktan uyansın diye uzun uzun öten erkenci horozlar, ekilmediği yerde bitmiş karaçalılar, Köse’yle Keloğlan…/Archive/2021/2/27/183817928-ic1.jpgİLAN-I AŞK“Gücüm senden / Acım senden / Senden dizimde derman / Gözümde fer / Yerinden değil mi / Dudağında titreyen çitler / Rengin alnıma vurmuş / Tabanlarımda hâlâ sızın / Sırtım terli / Bak nasıl yanıyor avuçlarım / Kara toprak / Seni seviyorum ““Dikenli yolları unutmuş ayakları / Buğday taşıyan karıncalara hayran / Bir güzel mevsim önünde / Çiçekli dallar gibi konuşur elleri”“Terledin diye bu toprak için / Sevdin diye bu halkı / Dil uzatırlarsa sana / Eserine senin / Yüzü kızarır gerçeğin / Susamaz konuştuğumuz dil / Ak sütü kadınlarımızın / Susamaz kan”“Dilerim açık olsun daima / Memleketimin bahtı / Bütün işleri yolunda gitsin / Yaşamaktan alsın herkes hakkını / Sevinsin yoksul köyler sevinsin”YÜREĞİN SESİ ZEYTİN ÜLKESİYüreğin Sesi Zeytin Ülkesi’ndeki öyküleri Türkiye’nin aydınlanma mücadelesinin nasıl örselendiğini anlatıldığı otobiyografik öykülerinden oluşuyor.Bu dünyada Olimpos’ta oturduklarını sananların rahatlarını kaçıran ateşi, aydınlığı halka taşıyan Anadolulu genç Prometeusların öyküleri… Karınlarını doyuramayanlara gezi; okuma yazma bilmeyenlere düşünce özgürlüğü verdik diye övünen kara yürekli, düşman kafalı sözde demokratların öyküleri...Ağaların, beylerin, Anadolu halkını köleleştirememelerine duydukları öfkeyi, pırıl pırıl köy çocuklarının enstitülerden oyunlarla, hilelerle horlanmalarının öyküleri… Bu taşa, bu toprağa, bu garip başa diye saçtığı tohumlardan ekmeklik buğdayını dahi çıkaramayıp, silkim zamanı zeytin ırgatlığına gidenlerin yokluk, mecbur insanlık öyküleri… Ağaya beye yüz vermeyen; yoksula, düşküne yetişen Alim Sultan’ın öyküleri...Konferanslarını kurup ağalara, beylere yüz vermeyen cıbılların, dünyayı yıkıp yeniden düzeltmeye çalışanların öyküleri… Mevki, vurgun, arsa, parsa koltuk makam peşinde koşanların dalavereleri, başkalarına acı çektirenlerin kötücül öyküleri… Tahta attan çıkıp Troya’yı ve Anadolu’yu yakıp yıkıp talan edenlerin öyküleri… Topraktan öğrenip, kitapsız bilenlerin öyküsü...Tarlaları sürenlerin, ekin biçenlerin, kızgın ateş karşısında demir dövenlerin, nasırlı elleriyle ekmek yoğuranların, dağa bele yol döşeyenlerin, yerin yedi kat altından maden çıkaranların, makineleri yürütenlerin... Çocukları okutulmak istenmeyen, düzgün evlerde, insanca işlerde, hastaneli, bahçeli, okullu kentlerde yaşatılmak istenmeyen, parasız ameliyat edilmek istenmeyenlerin öyküleri…/Archive/2021/2/27/183839381-ic2.jpgÇINGIL ÇINGIL YILDIZLAR, ŞAFAKLAR!Uzanarak dokunabileceğimiz çıngıl çıngıl yıldızların, börtü böcek suskunluğunun, zeytin ağacının dallarından yalbırdayan ıslak danelerin, gözleri güvem rengi bir tecik kızların… Gül parmaklı Odiyesus şafağının, Zeus gibi dolanan Mustafa Dayının… Tonguç’un, Hasan Ali Yücel- Kenan Önder davasının, Sabahattin Ali’nin katledilmesinin, Hasanoğlanlıların… Taşı, toprağı övünce ses etmeyenlerin ama işçi, köylü duydu mu çileden çıkan şiş göbek, koltuk adamların... Eli para, neticesi koltuk gördü mü meslektaşlarına pis pis bakan gevşeklerin...Memetçik Memet’te köy enstitüsü mezunu arkadaşları gibi öğretmenlik yaparken Demokrat Parti kararıyla askere yedek subaylık hakları "görülen lüzum üzerine" ellerinden alınıp askere çağrılmalarını, askerlikte kendilerine sakıncalı düşman askerleriymiş gibi davrananları anlatır.Aksu’da çiçeği burnunda köy öğretmeniyken Demokrat Partililer köylere okul yaptırmayı köylüye zulüm, enstitülerde yapılan eğitimi de komünistlik saydıkları için Millî Eğitim’de kıyım yapmaya öğretmenlerden başlarlar. Öğretmenleri köy okullarından, enstitülerden toplarlar, öğrencileri yaralı kuşlar gibi arkalarından bakakalır.HEHEHEEEEY!“İkinci Dünya Savaşı dönemindeki olağanüstü sıkılar silindiri, üzerlerinden geçmişti. Yasaları, niçin sürüldüklerini, ne zaman kurtulacaklarını bilmiyorlardı. Memleketi, halkı katıksız bir sevgiyle seviyorlardı. Ağır koşullar altında ezilmiş, yıpranmış, ama yıkılmamışlardı. Nazım Hikmet’ten bir şiir, insanların yaşamını söndürmeye yetiyordu. Her çalının ardında bir isyan gören göz, izliyordu onları. Dünyada yenilen faşizm, Türkiye’de gittikçe semiriyordu.” (s.84-85)Mehmet Başaran’ın yaşamı, söylencelere; söylenceleri hayata karışırHeheheeeey! Yaşamı kirletenlere lanet olsun! .... olsuuuun! suuun! suuun!“Bütün karanlıklara inat / İçinden pazarlıklı rüzgârlara inat / Yolumuz aydınlık bir nehir gibi / Büyük denizlere doğru akıyor / Ağır ağır dönen dünyamızda”. Ümit CingözSafa’dan Ferit Edgü’ye
Safa’dan Ferit Edgü’ye Raskol’un Baltası, bu kez, Türkiye’nin en çatışkan ressamının, Peyami Safa’nın anarşist yeğeni Behçet Safa’nın ilk kitabını yayınladı. Burak Fidan, Ferit Edgü’ye gönderilmiş metinlerden oluşan Sanat Kaç Para?’nın sunusunda, sadece sanatın değil, hayatın da kaç para olduğunu soruyor. /Archive/2021/2/27/183323087-ic1.jpgAbidin Dino’nun dediğini aktarıyor Behçet Safa: “Sanatçı çağdaş bir dilencidir. Yaptığın resimlerle hayatını dileneceksin, yoksa ressam messam olamazsın.” Bir ressamın bir ressama gurbette ettiği dostane nasihat nasıl karşılık bulmuş olabilir? Mutluluğun resmini yapmak yerine kendi imgelemini öne çıkaran ve rahatsız edici orantısızlıkları mutluluk uyandıracak biçimde resmeden Abidin Dino sosyalist olmasına karşın ressam arkadaşı Behçet Safa’ya dünyanın ve sanat piyasasının gerçeklerini işaret etmekten çekinmemiş.Para edecek bir şeyler yapmanın bir sanatçı için küçük düşürücü olduğunu düşünüyorsanız haklısınız. Günümüzde sanatçı bu türden bir küçük düşmeyi göze alacak cesarete ve cürete sahip değilse herhangi bir şeye sahip olması da anlamlı bulunmaz ve bir mezara sahip olana kadar özenle yok sayılır.Sanat eserini, sanatçının ölümünden sonra kıymetlendirmeyi seven sözde sanat piyasası ressamların cenazelerine değil, arkada bıraktıklarına ilgi gösterir. Ölüm, sanat eserinin değerini yükselten bir gerçek olarak yaşayan sanatçıların başının üzerinde sallanan bir kılıçtır.Behçet Safa, varlığını anlamlı kılacak bir mülkiyetsizlik içinde şahsiyetine sahip çıkmanın yollarını arayan bir ressam, yolu doğal olarak sokağa, sokağa atılanlara ve çöplüğe düşüyor. Tüketim toplumunun çöp diye sokağa bıraktığı kartonları, mukavvaları, ambalaj atıklarını resimleri için uygun bir malzeme olarak görmesi, günlük gazete parçalarını kullanması hem poetik hem politik bir tercih.Üzerine fırça ile boya sürülebilen her şeyi resme malzeme kılmanın konforsuzluğunu kabullenmek yordam ve kaliteli malzemenin ne olduğunu bilen bir sanatçı için kolay değil. Sanatçının kendi gerçekliğini, koşullarını kendi sanatına taşımasının hayati bir anlamı ya da ölümcül sonuçları olsun isteriz. Resmin izleyicide uyandıracağı sahicilik duygusunu önce sanatçının kendi varlığında hissettiğine ikna olmak ender yaşanacak zevklerdendir./Archive/2021/2/27/183336649-ic4.jpgBize ölümü anlatan sanatçı ölmüş olmanın anlamını bilmeli ya da gerekirse ölümü göze almalı. Resmin bize yaşatacağı tüm yoğun duygular önce sanatçının ruhuna kaydedilmeli, oradan taşıp boyayla fırçayla buluşup çerçeveyi doldurmalı. Aksi takdirde kolayca kandırıldığımızı hisseder, karşısında durduğumuz resmin bir sanatçıya değil ruhu olmayan bir boya tüccarına ait olduğunu düşünürüz.Kendi resminin ticaretini yapmayı dert etmemiş, yaşayarak resim yapmayı ya da resim yaparak yaşamayı hedeflemiş bir sanatçı Behçet Safa. Yaşamak için gerekenlere sahip olan bir sanatçı, özgürlüğe düşkünlüğün bedelini sefaletle ödemekten çekinmeyip inançla resim yapmayı sürdürmüş. Çok önemli bir sanatçıya, Ferit Edgü’ye doğru, o okusun diye bir anlatı yazmış.Kendisini bir roman karakteri olarak inşa etsem, metni okuyan editör “Bu zamanda böyle ressam mı kaldı!” diyerek beni paylayıp romanı çöpe atardı. Güzel olan da bu: Piyasanın, güncel gerçeğin dışına düşerek yaşayıp, eser ortaya koymuş sanatçılar bizi kendi gerçekliğimize gerçeklikle oynayarak inandırır: Böyle bir ressam gerçekten yaşadı, resim yaptı ve öldü. Tanık olduğumuz benzersiz gerçeklikler, çürük yanlarını gördüğümüz dünyaya, düzene karşı mücadele etmek için yeni ve güçlü birer kaleye dönüşür./Archive/2021/2/27/183359321-kapakic2-.jpgAmcası Peyami Safa yazdığı mektupta “Paris’te yapamazsın” dediğinde gardını düşürüp hemen geri dönmemiş. Neye güvenip dönmemiş? Tutkunun yahut tutkuyu anlayıp ona değer veren sanatçıların varlığı anlıyoruz ki onu güçlendirmiş. Fikret Mualla yapabiliyorsa Behçet Safa niye yapamasın?Köprü altına, sokağa düşeceğini öngören romancı amcasının onun şahsiyetini çözümleyemediğini görüyoruz: Hayata ve resme tutkuyla sarılan bir sanatçı için sokağa düşmek, sakınması gereken tehlikeli bir durum değil. Gocunup gücenmek yerine, öfkeli inancını coşkulu duruşuyla pekiştirmiş.Karşı çıktığınız düzenin çöpünü sanatınıza malzeme kılacak cürete sahipseniz ister istemez insanların ilgisini çekecek bir şeyler ortaya koyarsınız.Behçet Safa bizi neden ilgilendiriyor sorusunun cevabı biraz da bu: Sanatın kaç para edeceğini düşünüp duran simsarlar ve resme değil fiyatına bakan aptalları umursamadan resim yapmaya devam eden bir sanatçı resmin bugün hâlâ yapılıp izlenebilen benzersiz bir eylem olduğuna ilişkin inancımızı tazeler.En eskisi altmış bin yıl önce yapılan ve satılması hiç düşünülmemiş o mağara resimleri ile şimdi çöplükten kurtarılmış kartonların üzerine yapılan resimler arasındaki uzun mesafe bize insanın, insanlığın geldiği noktayı gösteriyor: Doğada yaşıyordun, boyaya para vermiyor, mağarayı kiralamıyor, resmini satmıyordun; bedeninle yaşıyor, yapıyor, mücadele ediyordun. şimdi yaşamıyor, tüketiyorsun, tüketiliyorsun ve bir fiyatın olduğu kesin. Peki sanat kaç para?/Archive/2021/2/27/183408961-ic5.jpgSanat Kaç Para? Behçet Safa’nın Ferit Edgü’ye yazdığı anlatı için uygun bir başlık bu. Sefaletten erken yaşta ölen, resimlerini satmayı pek umursamayan, istese bile satamayan, ölmüş bohem ressamların resimlerinin milyonlarla alınıp satıldığı günümüzde yerinde bir soru soruyor Behçet Safa.Uzun süren bir parasızlık ve umursamazlığa rağmen resim yapmayı sürdürmek için gereken motivasyon ne olabilir? Şahsiyetinizden ötürü sizi seven dostlarınız varsa tüm dünyayla savaşabilirsiniz, demişti bir dostum.Behçet Safa ile Ferit Edgü arasındaki ilişki bu türden bir dostluk. İki sanatçının birbirlerine duyduğu inanç paha biçilecek bir şey değil ve göründüğü kadarıyla ikisi de bu türden fiyatlandırılamayan bir servete sahip olmanın memnuniyetini hissetmiş.Behçet Safa’nın herhangi bir okuyucuya değil de doğrudan Ferit Edgü’ye yazmasının anlamlı tarafı şu: Bir yazar olmadığının farkında ressam, bunu dile getiriyor açıkça ama lükse bakın ki yazısının okuyucusunu kendi seçiyor ve seçtiği kişi sadece bir ressam değil, plastik sanatları bilen ve günümüzün yaşayan en önemli edebiyat adamlarından biri. Okuyucusunu seçme lüksüne sahip bir ressamın resimlerini ve yazdıklarını merak etmez misiniz?İlk kitabı 84 yaşında öldükten bir yıl sonra basılan ressam Behçet Safa’nın metne eşlik eden, Açlıktan Ölen İki Paralık Sanatçılar İçin Hatıra Pulları adlı resimlerini, cümleleriyle birlikte görmek gerek. Kendinizi Ferit Edgü’nün yerine koyarak okuyun.Sanat Kaç Para? - Safa’dan Ferit Edgü’ye / Editör: Burak Fidan / Raskol’un Baltası / 104 s. İsmail PelitCardano (ADA) coin nedir, neden yükseliyor?
Cardano (ADA) coin nedir, neden yükseliyor? Kripto para birimlerinden Cardano (ADA), 26 Şubat günü 0,98 dolar seviyelerinden yükselişe geçerek ve 27 Şubat sabahı itibarıyla 0,33 dolarlık seviyeye ulaştı. 22 saat içinde yaklaşık yüzde 25 yükseliş yaşamış olan ADA coin, piyasa değeri bakımından en büyük 3. kripto para konumuna yerleşti. /Archive/2021/2/27/175042361-cordano.jpgFotoğraf: ParaajansıKripto paralar, Bitcoin’in hayatımıza girmesiyle gündemde olmaya ve piyasaya yön vermeye devam ediyor. Son olarak Cardano (ADA) coin, gördüğü fiyat artışıyla 27 Şubat’ta 1,37 dolara çıkarak ATH gördü ve piyasa değeriyle 3. sıraya yerleşti. Cardano (ADA) fiyatı, yıllık grafikte yüzde 2583, aylık grafikte yüzde 335, haftalık grafikte ise yüzde 45 oranında yükseldi. Günlük bazda gördüğü yüzde 32’lik artış ile tüm zamanların en yüksek seviyesi olan 1,37 dolara çıktı.Bu yükseliş ADA’nın piyasa değeri bakımından da büyük bir sıçrama yapmasını sağladı ve Cardano coin artık piyasa değeri bakımından en büyük 3. kripto para konumunda yer alıyor. 41 milyar dolarlık piyasa değeri ile Binance coin’den (BNB) üçüncülüğü alan ADA’nın hemen üzerinde 172,6 milyar dolar ile Ethereum (ETH) bulunuyor. 35,3 milyar dolarlık piyasa değeri ile BNB de ADA’nın hemen altında yer alıyor. Şu anda, ADA’nın piyasa değeri 39.6 milyar dolar seviyesinde yer alıyor.CARDANO (ADA) COIN NEDİR?Cardano, kripto para göndermek ve almak için kullanılabilecek ADA kripto sistemine sahip bir platformdur. Bu kripto para, paranın geleceğini temsil eder ve kriptografi ile güvenli olması garanti edilen hızlı, doğrudan transferleri mümkün kılar.Cardano yalnızca bir kripto para birimi değildir, her gün dünyadaki bireyler, kuruluşlar ve hükümetler tarafından kullanılan finansal uygulamaları yürütebilecek teknolojik bir platformdur. Platform, sistemde daha kolay güncelleme yapabilme ve yumuşak çatallanmalarla yükseltme yapılabilmesini kolaylaştıracak bloklar halinde inşa edilmiştir. ADA’yı yönetecek olan temel katmanının tamamlanmasının ardından, akıllı sözleşmeleri, ileride yapılacak ticaret ve işleri destekleyecek dijital yasal anlaşmaları ele almak için ayrı bir hesaplama katmanı yaratılacaktır. Cardano, herhangi bir merkezi olmayan fakat bunun yerine bir blok zincir üzerinde çalışan merkezi olmayan uygulamaları veya dapps (kullanıcıları ve tedarikçileri direkt olarak birbirine bağlayan sistem) hizmetlerini de yürütecektir.Cardano’nun sunduğu yenilik, kullanıcıların ihtiyaçlarını düzenleyicilerin talepleriyle dengeleyecek ve mahremiyeti düzenleme ile birleştirecek şekilde olmasıdır. Cardano’nun vizyonu, yeni düzenlenmiş bilgi işlem tarzının, herkese adil finansal hizmetlere açık erişim sağlayarak daha fazla finansal katılımı sağlayacağıdır.ADA TOKEN NEDİR?ADA, Cardano'nun tokenıdır ve adını 19. yüzyıl matematikçisi Ada Lovelace'ten alır. ADA arzının yzüde 57,6'sı, Cardano'nun 62,2 milyon USD topladığı bir İlk Coin Arzında (ICO) dağıtılmıştır. Token hem dijital bir para birimidir hem de Cardano ağında işlemler yapmayı mümkün hale getirir. ADA sahipleri, aynı zamanda Cardano ağında bir paya da sahiptir ve bu pay staking ödülleri kazanmak için stake havuzlarında kullanılabilir. Cardano staking'i Binance Earn aracılığıyla da yapılabilir.Cardano'nun yerel para birimi olan ADA, Cardano blockchaininde işlem yapmak için kullanılır. Ada ve Cardano arasındaki ilişki, ether (ETH) ile Ethereum'unkine çok benzerdir.KURUCUSU CHARLES HOSKINSONCardano’nun kurucusu Charles Hoskinson’dur. Blockchain geliştiricisi ve Blockchain’de birden fazla kilit projede ortak kuruculuk yapan isimlerin başında gelmektedir. Charles, Cardano’nun yanı sıra, Ethereum ve Ethereum Classic’in de kurucuları arasındadır. Charles Hoskinson 2013 yılında, EOSIO‘nun kurucu ortağı Dan Larimer ile birlikte, ilk blok zinciri ve kripto para birimi başlangıcı olan Invictus Innovations’ı başlattı.ADA NEDEN YÜKSELİYOR?Cardano’nun yükselişinin ardında 1 Mart itibari ile ana ağda kullanıma sunulacak ve halihazırda test ağında çalışan Mary güncellemesi bulunuyor. Mary güncellemesi ile geliştiriciler Cardano ağında token’lar oluşturmaya başlayabilecek. Bu durumda da Cardano talebinin artması bekleniyor.Mary’nin test ağında kullanıma başlaması bile o dönemde fiyatı arttırmıştı. Topluluk, 1 Mart itibari ile Mary’nin ana ağda kullanıma sunulacağını açıkladıktan sonra piyasada genel bir düşüş yaşansa da, ADA düşüşe direnerek son 24 saat içinde iyi bir performans sergiledi. cumhuriyet.com.trCioran ile‘Zamana Düşüş’
Cioran ile ‘Zamana Düşüş’ Emile M. Cioran, Çürümenin Kitabı ile ülkemizde hatırı sayılır bir ilgi gördü. Cioran’ın nihilist değilim ama inançlı da değilim şeklinde bir açıklaması bulunsa da yazdığı metinlerde Tanrı’ya dair göndermelerin olması, bu düşünceden çok da kopamadığının bir göstergesidir. Burada şunu da ekler: “Muhtemelen bir reddediciyim.” Her şeyin zamanla eskidiği ve tükendiğini de söyleyen Cioran’a göre, yazma sanatı da bir tür dünyevîleştirmedir. Yakın zamanda çıkan ve dokuz bölümden oluşan kitabı Zamana Düşüş, Cioran’ın bakış açısındaki farklılığı - dinamikliğinden bir şey kaybetmeden - hissettirir niteliktedir. /Archive/2021/2/27/183048323-5-.jpgEmile M. Cioran (1911-1995) her ne kadar deneme yazarı ve ahlakçısı olarak tanımlanmış olsa da yazdığı metinler bu tanımlamanın çok üzerindedir. Bir röportajında şunları söyler: “Hayatta bütün aşağılanmaları kabul ediyorum çünkü özgürlüğün yolu da tam buradan geçmektedir.”Yaşam içinde kendine has krizler yaşayan yazar, bunu açıkyüreklilikle eserlerine yansıtmıştır. Fransa’da yayımlanan ve ülkemizde de hatırı sayılır bir ilgi gören ilk yapıtı Çürümenin Kitabı da bu tür hesaplaşmaların ürünüdür. Basit bir yaşam tarzını benimseyen Cioran’a göre, sorunlu karakterler kendilerine âşık filozoflardan her zaman daha çekicidir. Bu konuda entelektüel çevreler de onun bakış açısı içinde çok da iyi konumlanmamıştır.Yaklaşık otuz yıl tanınmadan yaşam üzerine deneme tadında yazılar kaleme almış, büyük yazarların aksine sokaklarda, barlarda daha derine inebilen, insanları daha iyi aydınlatan ve büyük meselelerden bahis açan kişilerin olduğunu dile getirmiştir. Yine kendi anlatımıyla, onun düşünce dünyasını etkileyenler genel hayatın akışında hiç kitap okumamış kimseler olmuştur.BİR REDDİYECİCioran’ın nihilist değilim ama inançlı da değilim şeklinde bir açıklaması bulunsa da yazdığı metinlerde Tanrı’ya dair göndermelerin olması, bu düşünceden çok da kopamadığının bir göstergesidir. Burada şunu da ekler: “Muhtemelen bir reddediciyim.” Her şeyin zamanla eskidiği ve tükendiğini de söyleyen Cioran’a göre, yazma sanatı da bir tür dünyevîleştirmedir.Dokuz bölümden oluşan kitabı Zamana Düşüş, Cioran’ın bakış açısındaki farklılığı - dinamikliğinden bir şey kaybetmeden - hissettirir niteliktedir. Kitabın ilk bölümü Hayat Ağacı’nda, insan olmanın şaşkınlığından dem vuran yazar, insanın kendine varması konusunda şunları söyler:“Kendimizi bilip insan olduğumuzu hisseder hissetmez, devliği hedefleriz, olduğumuzdan daha büyük görünmek isteriz” (s. 20). İnsanın bu yapısına teolojik bir gönderme de yaparak görüşüne şu eki yapar: “Tanrı bir anormallik olsa dahi ilahiyat bizim halimizi zoolojinden daha iyi açıklar” (s. 22).Bu bağlamda Tanrı ve insanın yalnızlığı konusunda akraba olduğuna vurgu yaparak bir benzerlik ilişkisi kurmaya çalışır.İkinci bölüm, Uygarlaşmışın Portresi’nde insanın inanç mücadelesinde başkalarıyla kurduğun bağın çok olumlu zeminde gelişmediğinin altını çizer ve bu durumu, kendi derdinin başkası üzerindeki görünümünün merakından başka bir şey olmadığı şeklinde açıklar. Onun düşüncesine göre, “Her ileri adım, her dinamizm biçimi şeytani bir şey içerir: ‘İlerleme, düşüş’ün modern muadilidir. Lanetlenmenin din dışı versiyonudur” (s. 33).Üçüncü bölüm, Kuşkucu ile Barbar’da yaşam, zihin ve uygarlık üzerine eğilen Cioran, hakiki şüphenin de iradî olmadığı görüşündedir. Bu konuda kendi ölçümüze engel olan, bizi tüketen ve hüsranların eline bırakan içimizdeki şüphecidir.Bunun bir ürünü olarak aptalca ve gülünç tek bir soru kalır geriye: “Hiçbir şey yapmadığı sırada Tanrı ne yapmaktaydı? Yaratılıştan önce, müthiş boş vakitlerini ne ile geçiriyordu? (s. 56). Ayrıca Cioran, dinin kendi başına bir şey ifade etmediğini söyleyerek dinin kaderini de ona inanlara bağlamıştır./Archive/2021/2/27/183110682-1-.jpgİBLİS KUŞKUCU MUDUR?Dördüncü bölüm, İblis Kuşkucu mudur?’da hayli ilginç fikirler ortaya atar. İblis oyuncudur, hileli yollar kullanarak şüpheciliğin yollarını açar. Bu minvalde inkâr bir çıkış yoludur, istenilene kapı açar fakat şüphe ettiğimizde, sonunda bilmez oluruz ne istediğimizi. Kuşkucu bağımlı olmayı ve kullaşmayı reddeder. Bu kesinliğe karşılık şüphe bozulmaz bir tazelik korur (s. 69-70).Beşinci bölüm, Zafer Arzusu ve Dehşeti’nde insanın toplum içindeki parlama hevesine değinilir. Cioran bu hevesi şöyle temellendirir:“Deliler hariç tutulursa, övülmeye ya da kınanmaya kayıtsız kalan hiç kimse yoktur; biraz normal kaldığımız müddetçe, her ikisine karşı da hassasızdır; buna gönlümüz el vermiyorsa hemcinslerimiz arasında daha ne arıyoruz?” (s. 78).Tanınır, bilinir olmaya mesafeli duran Cioran, arkasında ebediyet bulunsa zaferin bir anlamı olabileceğini savunur. Aslında zafere susamışlık heveslerin kurumasına yol açacağından, bu yükü üzerinden atan insan arzusuz bir çağa açılacaktır (s. 87).Altıncı bölüm, Hastalık Üzerine’de kaleme aldıkları bir hayli ilginçtir. Ona göre hastalık uzuvların fark edilme biçimidir. Geçmiş dertlerinin ürünü olan insan, gelecekten de endişelidir. Bu da bir tür iyileşmesi mümkün olmayan, yaşamının sonuna kadar içinde taşıdığı bir hastalıktır (s. 93). Cioran’a göre afiyette olan insan var olamaz. Böylelikle acı çekmek kendi olmaktır, bir “kendiliktir”. Acı çekmeyi sevmek yersiz olarak kendini sevmek, sakatlıklarımızın tadını çıkarmaktır (s. 101).TOLSTOY’UN BUNALIMIAltıncı bölüm, Korkuların En Eskisi / Tolstoy Hakkında’dır. Tolstoy’un son dönemdeki bunalımı ve dine dönüşü, sadece bir ilgi kaymasıdır. Bu durum onun yeteneklerinden bir şey götürmez (s. 108). Ölüm de bu konuda bir korku ise; ölüm üzerinde sürekli fikirler beyan etmek de anormal bir durumdur (s. 105).Sekizinci bölüm, Bilgeliğin Tehlikeleri’ni konu alır. İnsanı ayakta tutan bilgi eksikliğidir Cioran’a göre; insan görünüşlere bağlandıkça üretkenleşir. Bir kısırlık olarak bilgelik de hırslarımız ve yeteneklerimiz üzerine çöken en büyük belâdır (s. 121). Bilgelik yaşam ve ölüm üzerine konuşlanırken bilgeliğin bozgunu olan efkârda aşağısına düşülür (s. 122).Cioran şöyle devam eder: “Bir toplumda yaşayıp gitmeye mecburuz ki, cezaya çarptırılmadan uluyabildiğimiz tek yer tımarhanedir.” (s. 128). Şayet kendiniz değilseniz bir bilgenin adımlarını izlemek yoldan şaşmaktır. Er geç bezersiniz bundan, bıkarsınız, onunla ilişkiyi kesersiniz (s. 131).Son bölüm, Zamandan Düşmek ise kitabın adına âdeta bir reddiyedir. Çünkü Cioran’a göre başkaları zamana düşmüş, o ise zamandan düşmüştür. Bu konuda kendine dönüş, kendini tanımanın bedeli her zaman çok yüksektir. İzah edilmiş bir evrende delilik daha anlamlıdır.İnsanın derinliğine indiği her şey önemi yitirmeye mahkûmdur. Ama her olursa olsun, zaman insana bir bekleyiş tesellisi sunacaktır (s. 139). Zamandan düşenin gerçeği, kendi yazgısına duyarsızlık, dış dünyaya karşı bir hissizleşmedir (s. 141.) Bu da Cioran’a göre bir rekabet içinde de olmama gerçeğiyle baş başa kalmaktır./Archive/2021/2/27/183131729-kapak.jpgSONUÇCioran, bu kitabında dış dünyaya olan ilgisizliğini açık bir dille ifade etmiştir. Bir konuşmasında “en verimli yıllarım tanınmadığım zamanlardı” demesi zaten başka türlü açıklanamaz. Onun bu metni de öbür yazdıkları gibi insanın kendiliğine olan uzaklığının kelimelerde cesaretli bir şekilde can bulmuş hâlidir.Esasında insan zamana düştüğü andan itibaren derin bir rekabetin mahsulüdür. Bundan sıyrılmaya başladığında, toplum nazarında başkalaşır ve değişir. Burada kişi toplum içindeki kapladığı hacimden ziyade kendi olmanın şaşkınlığı içindedir. İşte bunu fark etmek zamandan düşmektir. Sıradan olana reddiye okumak da denebilir buna.Cioran, hayata dokunan “her şeye” korkmadan kılıcını sallar, klişe olanın üzerindeki perdeyi korkusuzca aralar. Çünkü onun nazarında bu çaba içinde olmak insani olma ile eşdeğerdir. Ona göre, bunu başarmak da çok insana nasip olmuştur.Zamana Düşüş / E. M. Cioran / Çev: Haldun Bayrı / Metis Yay. / 143 s. / 2020. İsmail ÇakmakHedonist uykudaki insan!
Hedonist uykudaki insan! Bir ürünü sipariş verdiğimiz andan elimize geçene kadar ki sürecin yarattığı heyecanı, o ürüne sahip olmaktan daha çok seviyoruz. Mağazadan aldıklarımız için de geçerli bu. Hepimizden beklenen ve istenen, bir sönme-yanma-sönme hâli. Öyle mutlu olacağımıza inandırıldık. Öyle olmamız isteniyor çünkü. William Davies, Mutluluk Endüstrisi adlı kitabında, o haz ve mutluluk arayışının büyük şirketler, piyasalar ve hükümetler tarafından nasıl denetim altına alınmaya, yönlendirilmeye çalışıldığına dair sert eleştiriler yöneltiyor. /Archive/2021/2/27/182519608-ic5.jpgİnternetten sipariş verdiğiniz ürün az önce elinize teslim edildi. Günlerce gelmesini beklediniz. Kargo paketini açıyorsunuz ve heyecanla yolunu gözlediğiniz o ürün şu an karşınızda. Bu kimi zaman bir saat, kimi zaman bir giysi... Aslında ürün değişse de son pek fazla değişmiyor. Sipariş verdiğimiz andan elimize geçene kadar ki sürecin yarattığı heyecanı, o ürüne sahip olmaktan daha çok seviyoruz. Mağazadan aldıklarımız için de geçerli bu.İzliyor, beğeniyor, alıyor ve sonrasında hemen bir başka hedefe odaklanıyoruz. Hepimizden beklenen ve istenen, bir sönme-yanma-sönme hâli. Öyle mutlu olacağımıza inandırıldık ve programlandık. Öyle olmamız isteniyor çünkü.Bizi mutlu eden şeyler zaman içinde değişebiliyor. Belki de değiştiriliyor. Üniversiteler mutluluk kavramına dair bilimsel çalışmalara odaklanmış hâlde.Bu konuda yazılmış kitaplardan biri de iktisat-nöroloji ilişkisine odaklanan William Davies’e ait. Mutluluk Endüstrisi, bu alandaki aykırı kitaplardan. İnsanların doğasında var olduğu düşünülen haz ve mutluluk arayışının büyük şirketler, piyasalar ve hükümetler tarafından nasıl denetim altına alınmaya, yönlendirilmeye çalışıldığına dair sert eleştiriler barındırıyor./Archive/2021/2/27/182531749-ic2.jpgMUTLU KAPİTALİZMDavies, kitabın başında okuru 2014 Davos Dünya Ekonomi Formu’na götürüyor. Ona göre bu forum, geçmiştekilerden oldukça farklı.Zira o yıl, elit katılımcılar için Budist rahip Matthieu Ricard’ın önderliğinde bir de mutluluk oturumu düzenlendi. Seçkin davetlilerine “Düşüncelerinizin kölesi değilsiniz” diyen rahip Richard aynı zamanda Wisconsin Üniversitesi’nin yaptığı bir sinirbilim çalışmasına göre dünyanın en mutlu insanı.Peki, dünya ekonomisini yöneten bu seçkin zümrenin mutluluğa olan ilgisi ne zamandır var?Davies, kitabında tüm bunları mercek altına alıp geçmişten bugüne insanların mutluluk algılarını ve vahşi kapitalizmin bu kavramı nasıl keşfedip kendi çıkarları uğruna kullanmaya başladığını ayrıntılarıyla anlatıyor.Kitapta Aristoteles’ten Jeremy Bentham’a, Marx’tan psikolojinin kurucusu Wundt’a kadar onlarca tarihi şahsiyet mutluluk sahnesinden geçiyor.Davies, tüm bu isimlerin mutluluk kavramına nasıl yaklaştığını psikoloji ve iktisat penceresinden bakarak değerlendiriyor; zamanla mutluluk kavramının nasıl kapitalizmin ana kolonlarından biri hâline getirildiğini rahatsız edici çıplaklığıyla anlatıyor.Yazara göre kökeni, İngiliz hukuk kuramcısı Jeremy Bentham’ın çalışmalarına dayanan ölçülebilir mutluluk, bugün artık görünür ve geliştirilebilir bir varlık olarak değerlendiriliyor.Stres, ıstırap ve hastalıklara odaklanan günümüz kapitalizmi, mutluluk ve zindeliği bunların yerine koyma peşinde. Bunun için geliştirilen teknolojiler günbegün hayatımıza, hatta bedenlerimize nüfuz etmeye başladı.Günde kaç adım attığımızı, ziyaret ettiğimiz konumları, yediklerimizin kalorisini ve cinsel sağlığımızı bile kayıt altına alıp her geçen gün bizi daha çok tanımak için çabalayan teknoloji, gözlerimizin ve yüzümüzün hareketlerinden mutluluk seviyemizi ölçümlemeye uğraşıyor.Telefonumuzu retina ve yüz taramasıyla kolayca açabildiğimizi düşünürken bu teknolojinin elde ettiği veriler, bizi alışkanlıklarımız ve ihtiyaçlarımızla olduğu gibi duygularımızla da tanımak isteyen küresel patronların dijital bankasına akıyor.Davies kitabında, tüm bu süreci mutluluğu merkeze alan pozitif psikoloji hareketinin yaratılışına bağlıyor ve bu akımın insanları çektiği sıkıntıların birincil sorumlusu olarak gösterirken sorunu yaratan ortamın koşullarını yok sayma çabasına dikkat çekiyor. Ona göre ruh hâllerini takip eden teknolojilerin, duygu analizi algoritmalarının ve stresi önleme amaçlı meditasyon tekniklerinin arkasında, daima ekonomik ve siyasi çıkarlar var./Archive/2021/2/27/182546436-ic4.jpgKitabı yazmadaki amacının, umut ve neşenin ölçümleme, gözetleme ve yönetim altyapılarıyla iç içe geçirilmesini eleştirmek olduğunu ifade eden Davies’e göre mutluluk biliminin günümüzde bu kadar öne çıkmasının iki nedeni var:Birincisi, gün geçtikçe artan iş temposu, 7/24 çalışan şirketler ve hiç kapanmayan dijital cihazların çalışanlarda yarattığı ağır stres ve sonrasında işe bağlılıkta görülen düşüş.İkincisi ise teknolojide meydana gelen çalışmalar FMRI ve benzeri teknolojilerle insan beynine dair yapılan önemli çalışmalar.O çalışmalara bağlı olarak beynimizi inceleyen uzmanların, yakın bir zamanda “Satın al!” butonunu keşfedebileceğine dair özgüvene dikkat çeken yazar, özellikle hayatımızın her ânına dâhil etmeye başladığımız akıllı telefonlar, akıllı saatler ve hatta günlük ne kadar sıvı aldığımızı takip eden Vessyl isimli akıllı fincana kadar ölçüm ve analizlerin kişisel güvenlik duvarlarımızda açılan birer gedik oluşuna özellikle vurgu yapıyor.Sosyal medya dâhil tüm bu çevrimiçi ortamlardan elde edilen veriler, tüketicilerin zevkine ve ihtiyaçlarına göre sınıflandırılıp onları sonuçta mutlu edecek ürünler tasarlanmasına ve satılmasına yönelik stratejilere kapı aralıyor.Davies’e göre bu verileri kullanan tüketici psikologlarından, tüketici sinirbilimcilerinden ve piyasa araştırmacılarından oluşan koca bir ordu tek ağızdan bizi para harcadığımızda mutlu olacağımıza inandırmaya çalışıyor.Yazarın altını çizdiği üzere çevresel şartları değiştirmek, öznel hisleri değiştirmekten daha zor olduğundan, pozitif psikoloji, “ortamı değiştiremiyorsan hislerini değiştir” der./Archive/2021/2/27/182557998-ic1.jpgHEDONİST UYKUDAKİ İNSANMutluluğa dair çalışmaların siyasi yönüne de değinen Davies’e göre, tüm bu çalışmaların amacı bireysel faaliyetlerin elit güçlerce belirlenen hedeflere yönlendirilebilmesi.Fakat bunu yaparken ne demokratik müzakereye ne de açıktan zorlamaya başvurulmuyor. Bütün çaba, zihnimizi mekanik bir yapıya benzetip mutluluğun nerede ve ne zaman ortaya çıktığını zihin okuma teknikleri, göz ve yüzün hareketlerinden çözebilmek.Sosyal medyanın, arama motorlarının ve hatta tüm teknoloji şirketlerinin çeşitli güvenlik açığı bulunduğu, kişisel verilerin kolaylıkla el değiştirebildiği ve dijital diktatörlüklerin yaratılmaya çalışıldığı bir dönemde Davies’in bu kitabı, kapısını penceresini sıkı sıkı kapattığımız ama çevrimiçi kalarak hemen tüm kişiselliğimizi ortaya döktüğümüz bir zamanda mutluluk aldatmasıyla nasıl kullanıldığımıza dair önemli bir uyarı.Bizi hedonist uykumuzdan uyandıracak şiddetli bir darbe.Mutluluk Endüstrisi / William Davies / Çeviren: Müge Çavdar / Sel Yayıncılık / 294 s. Kerem Gürel